Metin Aktaşoğlu / metin.aktasoglu@milliyet.com.tr– ABD, Karayipler’de uyuşturucu örgütlerine ait olduğunu ileri sürdüğü teknelere yönelik saldırılar düzenliyor, Başkan Donald Trump, Venezuela’yı işgal etmekle tehdit ediyor, buna karşılık Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ise 4.5 milyon kişilik milis gücünü harekete geçirme mesajı veriyordu. Bölgede bir süredir ısınan su kaynadı, 3 Ocak 2026 sabahı TSİ 9 sularında AFP, Venezuela’nın başkenti Caracas’ta şiddetli patlama sesleri duyulduğunu aktardı. ABD adeta tereyağdan kıl çeker gibi Maduro’yu tutuklamış ve ülkede yönetime el koymuştu.
O gün akıllarda Venezuela petrolleri, Maduro’nun seçim zaferleri, Trump ve kurmaylarının -özellikle de Dışişleri Bakanı Rubio’nun- pozisyonları ve Monroe Doktrini’nin güncel yorumu “Donroe Doktrini” hakkında çokça soru işareti doğarken sıranın Küba’da olduğu fikri farklı kaynaklarca dile getiriliyordu. Fakat araya “beklenmedik bir mesele” girdi. Şubat ayının son gününde ABD, İsrail’le birlikte İran’a saldırdı, İran Lideri ‘Rehber’ Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü.
<img data-meta-description="
Küba’da ülke genelinde yaşanan enerji krizi, günlük kamu hizmetlerinin de önemli ölçüde aksamasına neden olurken çöp kamyonlarının yakıt kıtlığı nedeniyle hareket edememesi çöplerin birikmesine neden oluyor. (Fotoğraf: AP)” data-meta-section=”master” src=”https://image.milimaj.com/i/milliyet/75/770×0/69e81a603f01316b72e9a7e2.jpg” width=”100%”>
Bir ayı aşkın bir süre savaşla geçerken dünya medyası da gözlerini büyük ölçüde bölgeye çevirmişti. Gündemin ilk sırasında hala İran’daki savaşın akıbeti yer alıyor ancak bu sırada Küba için işler her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Bu gidişatın sorumlusu bazen dolaylı bazen direkt olarak ABD. Peki nasıl? Öncelikle kısaca Küba’daki tabloya ve son duruma göz atalım.
KÜBA’DA TARİHİ ENERJİ KRİZİ
Küba tarihinin en ağır enerji krizini yaşıyor. Uzunca bir süredir Venezuela’dan petrol alan Küba, bu akıştan mahrum kalırken Trump 30 Ocak’ta, Küba’ya petrol sağlayan ülkelerden gelen tüm mallara gümrük vergisi uygulanmasını öngören bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Tüm bunlar uzun elektrik kesintilerine neden olan bir enerji krizine sebep oldu. Söz konusu kriz nedeniyle günlük hayat ve çöplerin toplanması gibi temel hizmetler adeta felç olurken eğitim faaliyetleri kısmen askıya alındı, çok sayıda çalışan ücretsiz izne çıkarıldı, bazı uçuşlar iptal edildi. Küba’nın global çapta övgüye tabi sağlık sisteminde de aksaklıklar yaşanırken ülke geceleri karanlığa gömülüyor. Tüm bunlar halkta tepki de yaratırken, birtakım teoriler ABD’nin bilinçli olarak Küba’yı “boğduğunu” ve giderek harlanan tepkilerin rejimi revizyona zorlayacağını öne sürüyor.
VPN’de de kimlik istenecek

Axios tam da bu çerçevede bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisine dayandırdığı haberinde bakanlıktan bir bürokrat kadrosunun, Küba’ya giderek aralarında Raul Castro’nun torunu Guillermo Rodriguez Castro’nun da yer aldığı bürokratlarla görüştüğünü iddia etti. İddialar doğruysa bu 10 yılı aşkın süredir Küba’yı ziyaret eden ilk resmi heyet… Peki ABD tam olarak neyin peşinde? Küba neden bu kadar önemli? “ABD, bu küçük ada ülkesinden ne istiyor?”
“Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika müdahaleciliğinin temelleri ve Venezuela’da Hugo Chavez’e müdahale girişimleri” başlıklı doktora tezinin yazarı, Mersin Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Uğur Gül ve Emekli Belgrad ve Havana Büyükelçisi Hasan Servet Öktem, Milliyet.com.tr için yanıtladı.
MAHAN’IN ‘DENİZ HAKİMİYET TEORİSİ’
ABD’nin Küba ısrarının temelinde yatan stratejik nedenleri açıklayan Dr. Uğur Gül, öncelikle Küba’nın ABD’ye sadece yaklaşık 150 km uzaklıkta olduğunu (kabaca Mersin-Girne arasındaki mesafe 170 km) hatırlatırken konuyu tarihsel bir çerçeveyle Amiral Alfred Thayer Mahan’ın ‘Deniz Hakimiyet Teorisi’ne dayandırıyor. Dr. Gül’e göre Küba, ABD için sadece bir komşu değil aslında küresel bir süper güç olmanın anahtarı: “Bugün Amerika bir süper güçse bunu Amiral Mahan’a borçlu. Mahan’a göre Panama Kanalı’nın açılmasıyla Karayipler bölgesi hayati bir önem kazandı. ABD kendi güvenliği için Karayipler’in tamamının kontrolünü ele almak zorunda.”
Peki Amiral Mahan neden bu kadar önemli? Dr. Gül, “Amerika Amerikalılarındır” mesajıyla Avrupalıları Amerika kıtasından uzak tutmayı amaçlayan Monroe Doktrini’ne katkıda bulunan Amiral Mahan’ın, teorileriyle etkilediği ABD Başkanı Theodore Roosevelt’e beş maddede tavsiyeler sunduğunu anımsatıyor. Bu tavsiyeler, uygulanması halinde ABD’yi bir küresel süper güce dönüştürmeyi öngörüyordu. Dr. Gül söz konusu beş maddeyi şöyle sıralıyor:
Alıntı Metni
1914’te hayatını kaybeden Amiral Mahan, teorileri sayesinde ABD’nin iki dünya savaşının galip tarafı olduğunu, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın tam da öngörüleri üzerine kurduğu argümanlar sayesinde ABD’nin fark yarattığını göremedi. ABD ise bu beş maddeyi uygulasa da 1959’da ilk maddeyi hasara uğratan bir olay yaşandı: Küba Devrimi.
MECBURİ ROTA: FLORIDA-KÜBA ARASI…
“Bu küçük ada ülkesinde” yaşanan devrim nasıl oluyor da ABD’nin “küresel süper güç” tahtını zorlayan en büyük potansiyel tehdidi oluşturuyor? Bunun cevabı ABD coğrafyasında yatıyor. “ABD’nin güneyindeki New Orleans limanı deniz ticareti açısından da hayati önem taşıyor. Ülkenin en yüksek kapasiteli limanlarından biri. Fakat bu limana gelip giden askeri ve ticari gemiler nereden geçmek zorunda? Küba ile Florida arasından” diyen Dr. Gül şöyle devam ediyor:
“Dolayısıyla Küba ile Florida arasındaki geçişi kontrol etmek ABD çıkarları için hayati önem taşıyor. Ama Soğuk Savaş döneminden itibaren şöyle bir sıkıntı var ki burayı kontrol edemiyorlar. Özellikle 1962 yılında gerçekleşen Küba Füze Krizi çok önemli. Bugün biz nasıl Kıbrıs’ta Rum Kesimi’nin aşırı derecede silahlanmasını istemiyorsak doğal olarak ABD de yakın coğrafyasında kendisine doğrultulmuş bir füze, nükleer silah ya da bir rakip devletin hakimiyetini görmek istemiyor.”
Dönemin Valisi Sonel tutuklandı
<img data-meta-description="
ABD ve Küba arasındaki mesafe yaklaşık 150 km kadar. Haritada, ABD’nin en büyük ve özellikle nehir bağlantılarıyla en önemli ticari limanlarından New Orleans limanına ulaşımda Küba’nın kritik konumu görülüyor. (Fotoğraf: iStock)” data-meta-section=”master” src=”https://image.milimaj.com/i/milliyet/75/770×0/69e816153f01316b72e9a7dc.jpg” width=”100%”>
Aslında çok benzer bir tablo Çin için de geçerli. Amiyane tabirle burnunun dibindeki Tayvan’da benzer bir senaryoyla karşı karşıya olan Çin, hem deniz ticaretindeki gücüyle hem de giderek büyüyen askeri kapasitesiyle etki alanını genişletmeye çalışıyor. Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi hem Panama’da hem Venezuela’da hem de Küba’da da etkisini artırmak isteyen Çin, bu noktaların tamamında ABD’nin direkt müdahaleciliğiyle karşılaşıyor.
ABD İÇİN YENİ FÜZE KRİZİ: ÇİN-KÜBA YAKINLAŞMASI VE GÜNEŞ ENERJİSİ
Rusya’nın Ukrayna savaşıyla meşguliyeti nedeniyle bölgedeki güç boşluğunun Çin tarafından doldurulmaya çalışılması, ABD’nin hamlelerini daha da sertleştirirken Dr. Uğur Gül, Çin’in Küba’da kurduğu güneş enerjisi santrallerinin ABD için yeni bir “füze krizi” tehdidi olarak algılandığını, Trump’ın bu yüzden “fırsat varken bu güç boşluğunu doldurma” refleksiyle hareket ettiğini belirtiyor.
Peki tüm bu jeopolitik denklemler içinde Küba’da neler oluyor? ABD’nin “Küba takıntısının” sosyal boyutunu değerlendiren Emekli Belgrad ve Havana Büyükelçisi Hasan Servet Öktem öncelikle bir çerçeve çiziyor. “Devrim’den sonra çok sayıda Kübalı adayı terk etti. Mülk sahipleri, arazi sahipleri, o şeker plantasyonlarının, tütün plantasyonlarının sahipleri vesaire biliyorsunuz Miami’de yaşıyor. Bunların nüfusu 2 milyona yakın ve son derece örgütlüler. Yani Miami’de Cumhuriyetçi Parti’nin seçimleri kazanmasında etkililer. İşte bunların arasında Marco Rubio var. Daha önce bir de Ted Cruz vardı; bu ikisi de başkan adayı oldu” diyen Öktem şöyle devam ediyor:
Alıntı Metni
Meselenin bir “takıntı” olarak değerlendirilmesinin altında yatan nedenlerin başında ise BM Genel Kurulu’nda her yıl Kasım ayında çıkan bir karar gelmekte. Hasan Servet Öktem, “Her sene Kasım ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir karar çıkar ve Küba’ya uygulanan Amerikan ambargosu kınanır. Her sene yapılır bu. 189 ülke ‘ambargo kalksın’, iki ülke ‘ambargo devam etsin’ der. ‘Devam etsin’ diyen ülkeler bir ABD, bir de İsrail… Bütün dünya ambargonun kalkmasından yana fakat Amerika’nın kimseyi dinlediği yok. ABD dünyanın taleplerini kale almıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.
‘TRUMP İLLA Kİ REJİM DEVRİLSİN DERDİNDE DEĞİLDİR, ASIL TAKINTI RUBIO’DA’
Konuya ilişkin argümanlardan biri de Trump’ın ABD’nin son zamanlarda en çok sıkıntı çektiği meseleler arasında yer alan İran, Venezuela ve Küba meselesini çözen lider olma isteği. Bu isteğin takıntı bağlamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği noktasını da irdeleyen Öktem, ABD Başkanı Trump hakkında çarpıcı bir tespitte bulunuyor:
“Trump aslında bir müteahhit. 2016’da seçildiğinde Küba’da biraz korku ve endişe söz konusu oldu. Bir grup insan ise ‘Ya bu Trump müteahhittir. Bunun derdi paradır. Küba’nın kıyısında gayet güzel bir arazi verirsiniz, oralarda bir şeyler yapar ve birden Kübacı olur. Derdi rejimle falan değil, o böyle şeylere bakar’ diyordu. Küba, Devrim’den önce Amerikalı zenginlerin yatlarına atlayıp gittikleri bir Karayip adasıydı. Müzik, kumar, fuhuş; bu alanlarda önde gelen bir yerdi. Ben Trump’ın kafasında illa o rejimi devirmek olduğu kanaatinde değilim, o takıntı daha çok Rubio’da var. Trump’a böyle bir imkan sağlasalar belki bir anlaşma bile olur ama tabii rejim nasıl böyle bir şeyi teklif etsin? Rejimin özüne ters.”
<img data-meta-description="
ABD’nin Venezuela’dan petrol akışını kesmesiyle derinleşen yakıt krizi, Küba’da benzin fiyatlarını yükseltirken ülkenin büyük kısmını elektrik olmadan yaşamaya mahkum etti. Başkent Havana’nın yaklaşık 70 kilometre doğusundaki Aguacate kasabasında yaşayan 56 yaşındaki tamirci Juan Carlos Pino, ambargo nedeniyle alternatif bir çözüm geliştirerek, 1980 model Polonya yapımı Fiat Polski aracını kömürle çalışacak şekilde modifiye etti. (Fotoğraf: Magdalena Chodownik – AA)” data-meta-section=”master” src=”https://image.milimaj.com/i/milliyet/75/770×0/69e819673f01316b72e9a7df.jpg” width=”100%”>
Öktem bununla birlikte günümüzde özellikle Latin Amerika’da sosyalist dayanışmanın da zedelendiğinin altını çiziyor. “Venezuela’nın sesini kestiler. Sonra petrolü Meksika gönderiyordu Meksika’yı da korkuttular, dolayısıyla Meksika da sesini kesmiş vaziyette artık petrol gönderemeyeceği için özür manasında insani yardım gönderdiler. Brezilya’da Lula, Kolombiya’da Gustavo Petro var ikisinde de petrol mevcut ancak sosyalist dayanışma bakımından bir sorun görüyorum mesela Trump’ın ‘yüzde 10-15 gümrük uygularım’ tehdidinden korktuğu için Brezilya da gönderemiyor” diyen Öktem, “Küba boğuluyor. Küba’nın petrol ihtiyacının yarısı içeriden karşılanıyor fakat kalitesi kötü. Küba ürettiği petrolü termik santrallerde kullanıyor. Venezuela’dan gelen petrol ise rafine edilip akaryakıt olarak dağılıyordu. Şimdi bu petrol kesilince ülke durma noktasına geldi. 1991’de SSCB devrilince ‘período especial’ denilen felaket bir dönem geçirdiler. Şimdi ikinci ‘período especial’ başlamak üzere” diyor ve şartları şöyle özetliyor:
“Küba’da sürekli bir döviz sıkıntısı vardır. Döviziniz varsa ithalat var, yoksa yok. Küba’nın 2 milyar dolar gıda ithalatı var. Venezuela petrol verdiği zaman da keyifleri yerinde değildi çünkü para yoktu. Çare güneş panelleri kurarak yenilenebilir enerjiye geçmek ancak orada da para olmayınca yabancı sermayeye müracaat edeceksiniz. Bu kez de kimse ABD’ye bulaşmak istemiyor.”
Gırgıriye Müzikali karıştı, Müjdat Gezen hastanelik oldu! İşte son sağlık durumu
Mert Aydın’dan Fenerbahçe’ye oyun eleştirisi! ‘Kazan kaynıyor’





